
Gülün Adı – Umberto Eco Özet
“Gülün Adı” (orijinal adıyla Il nome della rosa), İtalyan yazar ve semiyolog Umberto Eco’nun 1980 yılında yayımlanan ilk romanıdır. Orta Çağ’da geçen bu eser, bir manastırda işlenen gizemli cinayetleri konu alan bir polisiye hikâyeyi, derin felsefi, teolojik ve tarihsel tartışmalarla harmanlar. Roman, 14. yüzyılın karanlık ve entelektüel atmosferini yansıtırken, Eco’nun bilgi birikimi ve sembolizmle dolu üslubuyla dikkat çeker. Anlatıcı Adso’nun gözünden aktarılan bu hikâye, hem bir dedektiflik macerası hem de insanlığın bilgi, inanç ve güç arayışına dair bir sorgulamadır.
Hikâye, 1327 yılında, Kuzey İtalya’daki izole bir Benediktin manastırında geçer. Anlatıcı, Melkli Adso adlı yaşlı bir keşişin, gençlik anılarını kaleme aldığı bir çerçeve içinde sunulur. Adso, 18 yaşındayken, bilgili ve keskin zekâlı bir Fransisken rahibi olan Baskervilleli William ile birlikte bu manastıra gelir. William, Papa ile İmparator arasındaki teolojik ve politik bir anlaşmazlığı tartışmak üzere manastırda düzenlenecek bir toplantıya katılmak için davet edilmiştir. Ancak geldikleri gün, manastırda bir ölüm haberiyle karşılaşırlar: genç bir keşiş olan Adelmo, manastırın yüksek kulesinden düşerek ölmüştür. Manastır başkeşişi, William’dan bu olayı gizlice araştırmasını ister, çünkü ölümün intihar mı yoksa cinayet mi olduğu belirsizdir. William, Adso’yu çömezi olarak yanına alır ve birlikte bu gizemi çözmeye koyulur.
Manastır, devasa bir kütüphaneye ev sahipliği yapar; bu kütüphane, labirent gibi karmaşık bir yapıdadır ve içinde çok sayıda değerli el yazması bulunur. Ancak kütüphaneye erişim sıkı sıkıya kontrol edilir ve sadece kütüphaneci Malachi ile yardımcısı Berengar gibi belirli kişiler girebilir. William, Adelmo’nun ölümünün kütüphaneyle bağlantılı olabileceğini düşünür, çünkü Adelmo’nun çizim yeteneği ve bazı gizli kitaplarla ilişkisi olduğu şüphesi vardır. Araştırmalar derinleştikçe, ikinci bir ölüm meydana gelir: Yunanca tercüman Venantius, kütüphanede ölü bulunur, dili ve parmakları siyah bir maddeyle lekelenmiştir. William, bu ölümlerin tesadüf olmadığını ve bir seri katilin iş başında olabileceğini fark eder. Adso ile birlikte, manastırın sırlarını ve kütüphanenin gizemlerini çözmeye çalışır.
Hikâye ilerledikçe, cinayetler artar. Üçüncü kurban, bitki uzmanı Severinus’tur; kafasına bir armiller küre ile vurularak öldürülmüştür. William, ölümlerin Aristotle’un “Poetika” adlı kayıp kitabının ikinci cildiyle bağlantılı olduğunu keşfeder. Bu kitap, komediyi ve kahkahayı ele alır; oysa manastırdaki katı dini görüşe göre kahkaha, günah ve şeytanla ilişkilendirilir. William, kütüphanenin derinliklerinde bu kitabın saklandığını ve bazı keşişlerin onu korumak ya da yok etmek için cinayet işlediğini teorileştirir. Araştırmalar sırasında, Adso, bir köylü kızla kısa bir romantik karşılaşma yaşar; bu deneyim, onun masumiyetini ve cinsel uyanışını simgeler, aynı zamanda manastırın katı ahlak anlayışına bir tezat oluşturur.
Cinayetlerin ardındaki gerçek, manastırın eski kütüphanecisi, kör ve fanatik Jorge de Burgos ile ortaya çıkar. Jorge, Aristotle’un komedi üzerine yazdığı eserin insanlığın inancını ve ahlakını tehdit ettiğini düşünür. Bu yüzden, kitabı okuyanları zehirlemek için sayfalarına arsenik sürmüştür. Venantius ve diğerleri, kitabı okuyup parmaklarını yaladıkları için ölmüştür. Jorge, kahkahanın Tanrı’ya karşı bir isyan olduğunu savunur ve bu görüşünü William ile uzun bir teolojik tartışmada dile getirir. William, gerçeği ortaya çıkardığında, Jorge kitabı yok etmek için kütüphaneyi ateşe verir. Labirent şeklindeki kütüphane alevler içinde kalır ve yüzlerce yıllık bilgi yok olur. Jorge, yangında ölür; William ve Adso ise son anda kaçmayı başarır.
Roman, manastırdan ayrılan William ve Adso’nun yollarının ayrılmasıyla biter. Adso, bu olayları yaşlılığında yazarken, William’ın ona verdiği öğütleri hatırlar: gerçeği aramak önemliyse de, bazen gerçeğin kendisi değil, arama süreci anlam taşır. Manastırın yıkımı, bilginin kırılganlığını ve fanatizmin yıkıcı gücünü simgeler. Adso, William’ın akılcı yaklaşımını ve kendi duygusal yolculuğunu birleştirerek, bu deneyimin hayatını nasıl şekillendirdiğini yansıtır.
“Gülün Adı”, bir cinayet gizeminden çok daha fazlasıdır. Eco, Orta Çağ’ın skolastik düşüncesini, din ile bilim arasındaki çatışmayı ve sembollerin gücünü ustalıkla işler. Kütüphane, bilginin hem bir hazine hem de bir tehdit olarak görüldüğü bir metafor olarak öne çıkar. William, akıl ve gözlemle gerçeği ararken, Jorge ise inancın körlüğünde kaybolur. Adso’nun gençlik anıları, masumiyetin yitirilişini ve büyümeyi temsil eder. Roman, tarihsel gerçeklerle kurguyu iç içe geçirirken, Eco’nun semiyotik bilgisiyle zenginleşir; gül, isimler ve kitaplar gibi semboller, çok katmanlı bir anlam ağı oluşturur.